Kültür&Sanat

HEY, İNSANLIK!

Soğuğun ne olduğunu, içimize işlediğinde, dişlerimiz tıkır tıkır birbirine vurmaya başladığı vakit anlarız. Kaçımızın, bu soğuk gecelerde sıcak bir eve, sıcak bir yatağa girmek istediğimizi kimse bilmez.
Hep merak edilir; niye sokaklarda, köprü altlarında barınıyoruz… Hikayelerimiz farklı farklı olsa da çektiğimiz, bize yaşatılanlar hep aynı. Acımız tektir. Neydi ki suçumuz bu yaşlarda sokaklardaydık? Hangi acının, çaresizliğin kurbanlarıydık? Ne yaptık da bunları yaşamak zorunda kalıyoruz?
Bazımız yoksulluk, bazımız ailelerimizle yaşadığımız sorunlar yüzünden… Sokaklar artık son çare olarak kucak açan oluyordu bize. Hergün dayak, şiddet çemberinde dönüp durmanın ne olduğunu kimse bilemez. Ya da tacizin ne olduğunu! Yoksulluğu, açlığı… Kimbilir, savaşın bizlerde yarattığı yıkımın boyutlarını? Kimin umrunda olur, karnımızı doyurmak için çöp kovalarını karıştırıp bir parça ekmek bulma umudunu? Kimse bilmez bunları. Kimse sorgulamaz ve konuşmaz. Sadece ve sadece; sokaklarda köprüaltlarında ne işimiz olduğunu, evlerimize gitmemizi isterler. Daha derine inmezler. Oysa, gelip dinleseler, neler yaşadıklarımızı bilseler, içlerinde taşıdıkları korkuların da ne kadar anlamsız olduğunu anlayacaklardır.
Biz korkmuyor muyuz? O kadar mı cesaretliyiz sanıyorsunuz? Karanlık sokaklar, sessiz geceler… Hangi sokağın kuytuluk bir köşesinde başımıza geleceğini bir tek biz biliriz. Ya da hangi köprüaltında ne olacağını! Korku; içimizde taşıdığımız görünmeyen gerçeğimizdi. Büyük büyük içkili adamların gelip tek tek dayak atmaları, sonra… Sonrası ıssızlık, öfke. Bir şey yapamayız! Kaçamayız! Gidemeyiz! Bağlıdır kolumuz, zincirlidir ayaklarımız. İstemez miyiz kurtulmayı? Kördür gözlerimiz yolumuzu kaybeder bulamayız. Kaçıp kurtulmaya çalışan yakalanır. Haftalarca aç bırakılırız, dayağın , şiddetin, acının en büyüğü o zaman yaşatılır küçük bedenlerimize. Hafızalarımız silinir adeta. Yaşadıklarımızı yeni gün doğumunda unutmaya meyillidir zihinlerimiz.
Kursağımıza girecek olan bir parça ekmek uğruna saatlerce o araba, bu araba peşinde koşar dururuz. Akşam olunca, payımıza düşen bir dilim ekmek ve bizi insanlıktan çıkarıp kendilerine bağımlı kıldıkları küçük doz uyuşturucudur. Sokaklardaydık. Köprüaltlarındaydık. Ve dışımızdakilere korkuyorduk. Buydu bize yaşatılanlar. Gerçeğimizdi. Kim değiştirebilirdi ki? Var mıydı gücü? Biz, bir el uzatsak tutan olur muydu hiç?
Gazeteler yazar, tv’ler görüntü yayınlar. Dinlemiş olsalardı bizi, kendi anlattıkları gibi kötü olmadığımızı bilirlerdi. Birkaç kişi değiliz, yüz binlerceyiz. Kötülüğün; bizi buralara iten yoksulluk, zulüm ve savaş olduğunu anlarlardı. Bizden başka daha büyük kötülüklerin olduğunu görürlerdi. Biz bedeliydik bu yaşantının. Acısı, boynumuzda taşıdığımız yaşlı urgandı.
Kendimize döner anlatırız birbirimize yapmak istediklerimizi. Mutlu, güzel ve özgün; kötülüklerin olmadığı kimsenin kimseye acılar çektirmediği, herkesin dilediğince yiyip içebileceği bir yaşamdı hayalimiz. O zaman kurtulacaktık zincirlerimizden, kölelikten. Böyle bir yaşamın olabileceğini düşlemek, umut etmek bile güzeldi. Bizim umudumuzdu bu. Artık kurtulmaktı soğuk gecelerden. Kötülükler, acılar, uyuşturucu istemiyoruz artık. Yaşamayı istiyoruz. Kimbilir, belki bir gün hayalini kurduğumuz, umut ettiğimiz hayata kavuşuruz. İşte o zaman yeniden doğmuş olacağız.
Hey! İnsanlık, duyuyor musunuz? Kurtulmak istiyoruz bu kötülük kokan yaşamdan! Çünkü, biz kötü insanlar değiliz. Biz, buralara ait değiliz. Sessiz kalmayın; gözlerinizdeki bağı, kulaklarınızdaki tıkaçları çıkarın ve ses verin sesimize. Görün, duyun bizi. Yaşamak istiyor, acı çekmek istemiyoruz. Buna son verin ve duyun bizi…
(Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Hapishane’den Cihan Karaman)

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu